FETİH’ TEN SONRA
1000 yıldan fazla hüküm süren ve Ayasofya’ yı yaptıran I. Justinianus döneminde 550’li yıllarda en geniş sınırlarına ulaşan Doğu Roma İmparatorluğu, 1050’li yıllara kadar güneyde Emeviler ile birlikte İslam Dünyası’ na toprak kayıpları vermiş olsa da Anadolu topraklarını tutmayı ve döneminin güçlü bir ülkesi olmayı sürdürdü. 1054 yılında kiliselerin ayrışması, 1071 yılında Malazgirt Savaşı sonrasında Doğu Roma asla eski gücünü yakalayamadı.
Anadolu Selçuklu Devleti, Latin İstilası ve son dönemde o zaman henüz imparatorluk haline gelmemiş olan Osmanlı Devleti ile ilişkiler ve savaşlar Bizans’ ı sürekli küçültmüştür. 1453 yılında bana göre en büyük ve en bilge Osmanlı padişahı olan Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’ u fethederek hem dünya tarihinde hem de Ayasofya için ayrı bir çağ başlatmıştır. Fatih, tüm Hristiyan halka inançlarını özgürce yaşama güvencesi vermiş, nitekim tüm Osmanlı İmparatorluğu boyunca imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan gayrimüslim halka bu konuda baskı yapılmamıştır. İslam öğretisinde ve aynı şekilde Osmanlı geleneğinde fethedilen gayrimüslim ülkelerdeki halkın inanç ve ibadethanelerine dokunulmamıştır.
Bu hoşgörüyü günümüzde bile zihinlerde görememekteyiz, Fatih zamanında ise ortaçağ Avrupa’sında bu hoşgörünün kırıntıları bile bulunamaz. İspanya tarihi, bunun için yeterlidir. Kısaca Fatih Sultan Mehmet Han halkın inanç ve ibadethanelerine dokunmamıştır; ancak fethin sembolü olarak Ayasofya’ yı camiye çevirmiştir. Bundan dolayı gelecek dönemlerde de Ayasofya İstanbul Fethinin ve dolayısı ile İslam medeniyetinin yükselişinin en büyük sembollerinden biri olmuştur. İstanbul fethedildiğinde Ayasofya, zayıf düşen yıllar boyunca Bizans’ın gerekli önemi gösterememesinden dolayı harab bir şekildeydi. Fatih döneminde hızlı bir restorasyon ve ilk minare yapıldı.
II. Selim döneminde Mimar Sinan tarafından çok kapsamlı bir restorasyon çalışması yapılmış, yeni istinat duvarları eklenmiş, kubbe restore edilerek güçlendirilmiştir. Mimar Sinan restorasyonu sonrasında kubbe günümüze kadar bütün depremlere dayanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu son zamanına kadar Ayasofya, yapılan ekler, medrese ve türbeler ile daha büyük bir kompleks haline getirildi. Bunlar yapılır iken kilise döneminden kalan ikonalara zarar verilmedi. İkona ve süslemelere 1660′ lı yıllarda yapılan özel ince sıva sayesinde doğal yıpranmanın bile önüne geçilmiş oldu.
Bırakın Balkan ülkelerini, Suudi Arabistan’ da bile Osmanlı eserleri kıyıma uğramıştır; ancak Osmanlı, Doğu Roma’dan aldığı Ayasofya’yı yıkmamış, Latinlerin yaptığı gibi tahrip etmemiş, restorasyonuna devam etmiş ve bu eşsiz eserin 1500 yıl ayakta kalmasını sağlamıştır.
CUMHURİYET’ TEN SONRA:
Ayasofya, Doğu Roma’ nın yıkılışından 470 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğunun da yıkılmasına şahitlik etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, dünya savaşı ve sonrasında zaten batı dünyasına göre geri durumda olan, harap ve bitap düşmüş olan bir ülkeyi batı emperyalizminin işgalinden kurtarmış ve dünyadaki koloni halklara örnek olacak bir çığır açmıştır. O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu çok uluslu bir imparatorluktu, gerileme döneminde ise çok yüksek toplumsal çalkantılar bulunmaktaydı.
Atatürk’ün hedefi küllerinden yeni bir millet oluşturmaktı. Türkler, Anadolu’ ya 11. yüzyıl ile birlikte ve dünya tarihi için geç bir dönemde yerleşmişlerdir. Batı dünyasının içten içe Endüslüsleri İspanya’ dan kovma misali Türkleri doğuya sürme niyetleri Osmanlı’ nın zayıflaması ile kuvvetlenmişti. Atatürk batıya karşı ayrıca bir medeniyet mücadelesi vererek Hititler’ den bu yana tüm eski Anadolu uygarlıklarının kökeni konusunda araştırmalar yaptırmıştır. Nihayetinde amaç, bu toprakların çok eskiden beri gerçek sahiplerinin Türkler olduğu teziydi. Bu amaç doğrultusunda tüm eski Anadolu medeniyetleri gibi Doğu Roma mirasına da sahiplenilmiştir. Atatürk Ayasofya’ yı bu bağlamda bir kültür mirası ve şaheser olarak görmüştür ve müze haline getirmiştir.
Bu karar demokrasilerin çatırdadığı, faşist diktatörlüklerin iktidara gelmeye başladığı batı dünyasında da memnuniyet ile karşılanmıştır. Lozan’ da bu konunun görüşülüp görüşülmediği, batı tarafından bir dayatma olup olmadığı bir muamma olarak kalacaktır. 10 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını “Ayasofya’nın vakıf senedindeki cami vasfı dışında kullanımının ve başka bir amaca özgülenmesinin hukuken mümkün olmadığını” belirterek iptal etmiştir. Bunun üzerine 2729 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Ayasofya, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilerek tekrar cami statüsüne dönüştürülmüştür. Türkiye’ deki muhafazakar sağ kesim, bildiğiniz gibi çok farklı grup, parti ve cemaatlere ayrılmış durumdadır; ancak konu Ayasofya olduğunda bütün sağ muhafazakar kesim ibadete açılma taraftarıdır diyebiliriz.
GÜNÜMÜZ:
Ayasofya’ nın ibadete açılması konusunda 1950’li yıllardan başlayarak giderek güçlenen bir talep bulunmaktadır. 1996 yılından bu yana ibadete açık olan kısmı esasen hem çok küçük hem de Ayasofya’ yı çağrıştıran bir yapıdan yoksundur ve ibadete açılma taleplerini karşılayabilecek boyutta değildir. Konuya “O bölgede camiye ihtiyaç var mı? Karşısında Sultanahmet var, zaten bir kısmı ibadete açık.’” şeklinde yaklaşmak konuyu daha da işin içinden çıkılmaz hale getirir; Ayasofya’ nın ibadete açılma talebi fiziksel ihtiyaçtan ziyade fethin sembolü olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu konuda Ortodoks Hristiyan dünyası dışında kalan ülkelerin eleştiri getirmelerine tarihsel bir hakları yoktur; nitekim Latin İstilasında yapılanlar bellidir. Cami kararı ile Ayasofya’ nın mevcut dokusuna zarar verilmeyeceği, tüm ikona, mozaik ve eserlerin korunacağı ve belirli zamanlarda yine ziyaret edilebileceği de bildirilmiştir. Ayasofya’ nın statü değişikliği konusunda Danıştay’ın aldığı karar, sonrasında Diyanet İşlerine devri kararı, yurtiçinde teknik, hukuksal ve siyasal açıdan tartışılabilir ve tartışılmaya devam edecektir; ancak yurtdışından bakıldığında karar nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin keyfiyetindedir, eleştirilerin ötesine giden hareketler Türkiye Cumhuriyeti’ nin egemenlik haklarına bir saldırı niteliğinde olacaktır.
Bu bağlamda tabii ki politik düşünülmüştür ama bu konudaki talebin de yadsınamayacağı kanaatindeyim. Ayasofya, İslam dünyasında fetih sembolüdür ama Mekke, Medine, Mescidi Aksa düzeyinde bir kutsal mekan niteliğinde değildir. Fetih simgesi yadsınamaz; ancak İstanbul’ da Eyüp Sultan Caminin bu bağlamda manevi değeri daha yüksektir. İstanbul’ un fethinden 779 yıl önce 674 yılında Emeviler İstanbul’ u fethetmek için gelmişlerdi. İlerlemiş yaşına rağmen Ebu Eyyub El Ensari (r.a.) de muhasaraya katılmış ve şehit düşmüştü. İstanbul kuşatması esnasında Fatih’in hocası Akşemsettin tarafından günümüzde Eyüp Sultan Camii’ nin mahalinde mezarı bulunmuştur.
Osmanlı’ nın en önemli töreni olan padişahların kılıç kuşanma törenleri ve duaları Eyüp Sultan Camiinde olmuştur. Ve yine Eyüp Sultan Camii ve Peygamberimizi evinde misafir eden sahabeden Ebu Eyyub El Ensari (r.a.) türbesi Türkiye’ de en fazla ziyaret edilen manevi mekanların başında gelmektedir (Bu konuda da ayrı bir yazı yazmak gerekiyor). Daha önce de belirttiğim gibi, 1.Justinianus İstanbul’ u ‘’Yeni Kudüs’’ yapabilmek için eski Hz. Süleyman Tapınağını adeta yeniden yapmıştır. Ayasofya’ nın her bir bölümünün ayrı bir simgesel anlamı vardır. Ayasofya’ nın çıkışında son bir mozaik vardır. Burada ortada Hz. İsa yer almakta, sağda Konstantin İstanbul şehrini, solda ise Justinianus Ayasofya’ yı Hz. İsa’ ya vermekteler. Bunlar için ayrı yazı ve hatta yazılar yazmak gerekir. Nihayetinde Hristiyan dünyası için Ayasofya’ nın çok çok özel bir yeri vardır.Ayasofya’ nın tarihinde üç defa statüsü değişmiştir. İlk olarak 1453 tarihinde kiliseden camiye, ikincisinde 1934 tarihinde camiden müzeye, üçüncüsünde ise müzeden tekrar camiye dönüştürülmüştür. Ben kişisel olarak bu kararların üçünü de eleştirmemekteyim. Her üç kararın da kendi zamanının şartlarına göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Geçmişteki kararların günümüz şartlarına göre değerlendirilmesi sığ bir yaklaşım olacaktır. Ayasofya, eşsiz bir dünya mirasıdır, bugüne kadar iki imparatorluk ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından korunmuş ve restore edilmiştir. Görünen o ki bugüne kadar verilmiş olan önem daha da fazla artacak, bir kenara bırakılmayacaktır.
Yazan : Mehmet Ali Gören