Öncellikle Turgay Demir kimdir? Kendisini tanıyabilir miyiz?
Bu çok zor bir soru. Türküye gönül vermiş, türkülerle dünyaya gelmiş, halk kültürüne önem veren Anadolu’nun en ücra köşesinden türkülerin peşinden takılıp konservatuara kadar gelmiş bir vatandaş.
Neden peki müzik? Konservatuar? Aileden gelen bir etkiyle mi bu yöneliş?
Babam iyi bir tenordur. Çok iyi bir sestir. Âşıklık yapmamış ama müthiş bir sesi var, türküleri sever. Bizi de sürekli teşvik etmiştir. Şuan Ardahan Belediye Başkanı olan ağabeyim Faruk Demir liseden sonra konservatuar sınavlarını kazanarak İstanbul’ da müzik eğitimi aldı ve sanatçıdır. Bizim evde türkü vardı. Babam çok sever türküleri. Bir vesileyle bir araya gelince hemen türkü söylerdi. Bize ikinci el saz almasıyla da müzik hayatımız başlamış oldu. Ayrıca kuzenlerimde müzikle uğraşır.10 kişi falan müzikle uğraşıyor ailemizde.
Kültür Bakanlığı sanatçısı ve müzikle uğraşıyorsunuz. Öğrenci yetiştiriyor musunuz?
Öğrenciyken ders veriyordum. Dershanem ve öğrencilerim vardı.1998 yılından 2005’e kadar öğrenci yetiştirdim. Fakat daha sonra dışarıda programlarımın olması, albüm çıkarmış olmam ve yoğunluğum sebebiyle bırakmak zorunda kaldım. Ders vermek disiplin ister, devamlılık ister. Bu sebeple ders vermek zor. Çok yakın eş, dost isteği üzerine özel ders şeklinde olabiliyor ama dershane, okul tarzında çok zor, bu saatten sonra pek olmaz.
“Ben gibi” albümünüz var. Yeni bir albüm var mı ?
Düşünüyorum. Repertuar oluşturuyorum.
Repertuarda yörenize (Ardahan’a) ait türküler var mı?
Konservatuarda Türkiye’nin her yerinden repertuarımız vardı. Hocamız Neriman Altındağ her yöreden çalıştırdı. Yöresel olarak okuduğun zaman kendi yörenle, mahalli olarak kalmış oluyorsun. Ben Orta Anadolu Türkülerini seviyorum. “Ben gibi” albümünde bir tane Ardahan türküsü var. Yeni albümde de olabilir.
Sizi anlatan, okumayı sevdiğiniz türkü var mı?
Bu durum enteresan bir şey. Herkesin kendine dokunduğu türküler vardır. Sizin de vardır; “Bir türküyü okurken bir hal alıyorum dediğiniz şey!” Neşet Ertaş’ın “İki büyük nimetim var, biri anam, biri yârim!” türküsü beni çok etkileyen bir türküdür. Okurken zor okurum. Zaten şöyle bir şey var bir türküyü okuduğum zaman bana dokunuyorsa okurum. Popüler türkü de olsa okurken bir şeyler hissetmem gerekir. Mesela Mihriban türküsü. Yaklaşık 30 sene olmuştur. Çok güzel türkü, çok güzel sözleri var. Her mekân da gece Mihriban okunmadan bitmezdi. Bir kaç kere okumuşumdur. Türkü okumayı seviyorum. Karşı tarafa hissettirdiğimde daha çok keyif alıyorum. Daha çok halk türküleri, anonim türküler, halk ezgileri okumayı severim. Beste türü şeyleri çok nadirdir okuduğum. Mesela “Ben yoruldum hayat” parçasını okumayı severim. Bir yerde bir şey dokunuyor.
Sanat müziği okur musunuz?
Hiç okumadım. Ben müzik teknolojileri mezunuyum. Enstrüman, saz yapıyorum. Mastırımı halk müziği, ses eğitimi bölümünde yaptım. Hocam Nida Tüfekçi ve Neriman Altındağ Tüfekçi ile halk müziği geçmişi olmak büyük kazanım benim için. Küçüklüğümüzden beridir Anadolu’ da halk müziği tınlarıyla belleğimiz dolduğu için sanat müziğine çok yönelmedim. Yetmişlerin sonu seksenlerin başında arabesk çok yoğundu. Arabalarda kasetlerde falan hep arabesk çalardı. En fazla türkü söyleyen Burhan Çaçan vardı. Onun da ne kadar türkü söylediği tartışılır. O da arabesk söyler. Ben arabesk dinlemem. Beni gerçek, halkın süzgecinden geçmiş, yıllarca mayalanmış o güzelim Anadolu motifleri daha çok etkiliyor.
Şuan popüler müzik arasında sizce türküler ne kadar dinleniyor? Kimler türkü okuyor? Belli bir kesimde mi kaldı türküler? Yen nesil de bir türkü merakı var mı?
Her alanda olduğu gibi doğal olarak bir yozlaşma var. Türkiye de en çok tüketilen müzik alanı halk müziğidir. “Fakat türküyü köylüler söyler, türkü söyleyen köylüdür” algısı var. 5 yıldızlı otele gidersin keman çalar, viyolonsel çalar ama türkü söyleyen ya da fondan gelen türküyü duyamazsın. Fakat türkü popüler kültüre kurban olmadı. Türküler hep vardır. Dizilere baktığınız zaman türkü söylenir. Hiçbir zaman gündemden düşmez. Dolayısıyla türkü dinleyen var mı denildiği zaman aslında en çok dinlenene alan türküdür. Rahmetli Neriman Hanım Nişantaşı ‘nda oturuyor, bizim okul Maçka’ da. Yetmişlerde okula gidip gelirken sazını pardösünün altında saklarmış. “Utanırdım sazla dolaşmaya” diye anlatırdı. Bunlar tabii aşıldı. Neşet Usta’nın çok büyük katkısı oldu. Tarkan, Sezen Aksu gibi ünlü popçuların türkü okuması da bunda çok etkilidir.
Sizin çift saplı sazınız var, kendinizin yaptığı. Biraz ondan bahseder misiniz? Nereden çıktı bu fikir?
Rahmetli Özay Gönlüm ’ün üç saplı sazı vardı. O üç tane ayrı ayrı saz teknesini üst üste koymuştu. Ben tek tekneye iki tane sap taktım. Bağlama icra pozisyonlarında bağlama düzeni vardır, birde uzun sap, bozuk kara düzeni vardır. İki tane ayrı ayrı saz çalmamak için iki saplı sazı ben tasarladım. Amaç icracının işini kolaylaştırmak. Herkes kullanamıyor bu sazı. Bende ilk zamanlar zorlandım. Fiziki olarak ağır oluyor, çalmada zorlanabiliyorsunuz. Üstten bakarken alttan perdeyi göremiyorsunuz ama bir süre sonra alıştım. Onun dışında saz çalamıyorum. O zamanlar sadece Özay Gönlüm’ de vardı ama şimdi bu sazdan çalan epey insan var.
Enstrümanları ve bağlamayı neyle yapıyorsunuz?
Bağlamayı ahşap ağaçla yapıyoruz. Düzgün damarlı titreşime elverişli, tınısı güzel olan ağaçlar kullanıyoruz. Her bölüme kullanılan ağaç farklıdır. Mesela göğsüne Ladin ya da Köknar zaman zaman da Kanada Ladini ya da Kanada Sediri kullanılır. Sazda ki en önemli bölüm göğüs bölümüdür. Teknenin ön kısmı, tellerin geçtiği kısım, sesi belirleyici olan bölümdür. Dolayısıyla o malzemenin hem çok kuru olması hem de düzgün damarlı yumuşak dokulu ağaç olması lazım ki iyi titreşim yapsın ve kaliteli ses elde edilsin. Teknede Maun, Ardıç, Dut, Kelebek, Akça Ağaç gibi ağaçlar tercih edilir ama istediğiniz ağaçtan yapabilirsiniz.
Sap kımı ise ben genelde akça ağaç ve gürgen yaparım. Hem hafiftir, hem de uzun ömürlüdür. Esneme sap atma dediğimiz şekil değiştirmenin daha az olduğu bir ağaçtır. Burgularda, İyi akort tutması için Akça Ağaç, Ak Gürgen ve Pelesenk kullanırım. Enstruman da kullanılan ağaçlar en az beş yıl kurumuş, kurutulmuş ağaçlar olmalı ki hem iyi bir ses alınsın hem de süreç içerisinde deformasyon minimuma insin. Ağaç sonuçta ahşaptır. Kuru malzemede deformasyon daha azdır.
Daha çok kimler için yapıyorsunuz?
Daha çok profesyonel müzik yapanlar için yapıyorum. Amatörler daha çok görüntüsüyle ilgilenir. Sapı şu renk, gövdesi şu renk olsun gibi çeşitli talepleri olur ama ben genelde o taleplere uymam, sipariş veren kişiye söylerim; “Siz iyi bir bağlamamı yoksa mobilya mı istiyorsunuz “ diye ironi yaparım. Tabii iyi bir ses noktasında uzlaşıyoruz. İyi bir ses için uğraşırım, insanların talebinde bu yönde karşılamış oluruz.
El yapımı enstrümanlara ilgi nasıl?
Dünyada da böyledir el yapımı enstrümanlar profesyonel ve maliyetlidir ama olması gereken budur. Fabrikasyon olduğu zaman belli ölçülerde belli standartlarda yapılabilir. Her ağaçta aynı tonu, aynı sesi alamayabilirsin. Örnek olarak kapak kalınlığı kimi ağaçta üç milim de kimi ağaçta beş milimde iyi ton alırsın. Bunu ancak yaparken ustanın ustalığı orada belli olur. Onu hisseder hangi ağaçtan daha iyi ton alırım diye. Dolayısıyla el yapımı enstrüman her zaman daha çok tercih edilmesine rağmen maliyeti yüksek olduğu için sakınabiliyor insanlar.
Ülkemizde enstrüman yapımcılığı nasıl?
Ülkemiz de enstrüman yapımcılığı konusunda kullanabileceğiniz alet edevat anlamında çok fazla alternatifiniz yok. Mesela keman yaparken insanlar Avrupa da her bölümü için farklı farklı aletler geliştirmiş. Buda yapımcının işini kolaylaştırır. Diyelim ki salyangoz kısmının her açısına göre iskarpelalar üretilmiş. Ses tablosuna bombe vermek için çeşitli ebatlarda el rendesi dediğimiz rendeler tasarlamışlar. Akort sağlam olması için konik bir şekildedir burgu. Hem burguyu tıraşlamak hem de keman sapını rayba dediğimi aletle birbirine alıştırarak daha sağlam akort yapılması ve akordu bırakmaması için alet geliştirmişler. Erişebilenler onlardan alıp kullanıyor ama Avrupa’ dan geldiği için maliyetlidir.Biz de maalesef böyle bir şey yok. Çoğu zaman marangoz aletleriyle ahşap aletleriyle yapmaya çalışıyoruz. Mesela enstrüman tellerini biz burada genelde sanayide yay çeliğinden teller ile yapılır. Avrupa’da enstrüman için yapılan teller kullanılır. Onun içindeki alışımı, içindeki elementeler farklıdır. Ses almaya yönelik üretilmiş enstrüman telleridir. Bizde çoğu zaman oradan getirtiyoruz buradaki sağlıklı olmadığı için. Buda bir eksikliktir. Endüstrileşmemiş olmanın yarattığı sıkıntılardır.
Bu arada saz denilince biz de bağlama akla geliyor. Saz bütün enstrümanların adıdır. Gitar, piyano, davul, klarnette bir sazdır.
Oğlunuzun müzikle arası nasıl?
Çok iyi müzik kulağı var. Yetenekli de. Küçükken ortaokul dönemlerinde piyano ve gitar dersleri aldı. Şu an gitarı çalıyor. Beste yaptı. Ben onunu meslek olarak müzik seçmesini istemedim. Başarılı bir öğrenciydi. Bu sene Bilgisayar mühendisliğini bitirdi.
STK VE Derneklerde epey konserleriniz oldu. Bunu biraz anlatır mısınız?
Bu konularda gönüllüyüm. Bir yere çağırdıkları zaman faydam olur mu diye düşünürüm. Müziği hiçbir zaman parası için yapmadım. O yüzden rahatımdır. Gittiğim mekânlara bakarım burası nasıl bir yerdir, profil nedir? Bana uygunsa tamam!
Sivil toplum kuruluşları, Engelliler vakfı ve ayrıca görme engelli, işitme engelli çocuklar vardı. Erenköy’de hayırsever biri gönüllü ilgilenirdi. Bir yıl o çocuklarla çalıştım. Derneklere gittim. Erenköy Okulunda, Zühtü Paşa Okulunda 4-5 yıl çocukların yılsonu konserlerinde çaldım. Caddede çocuklara halk müziği öğrettim. Sivil toplum örgütlerinde halen çağırdıklarında giderim.
Şunu çok merak ediyorum. Siz İstanbul’a geldiğinizde Ardahan Kars’ a bağlı ilçeydi 1992 ‘ de il oldu.
Ben 1983 de geldim. Evet o zamanlar ilçeydi.
O yörenin yani Kars, Ardahan’ın insanları çok kültürlü ileriyi gören, genel olarak eğitime çok önem veren insanlar.
Kesinlikle!
Yetmişlerde, seksenlerde o dönemin zor şartlarına rağmen çocuklarına, gençlerine eğitim aldırabildiler. O zamanlardan çok başarılı insanlar çıktı, siz de onlardan birisiniz. Aileler genelde eğitim, tıp, mühendislik alanına yönelirken sizin müziğe yönelmeniz nasıl oldu? Yani neden başka bir fakülte değil de konservatuvar oldu?
Ağabeyimin konservatuar da olması önemli bir etkendi. Benim de sesim çok güzel.1983’de İstanbul’a geldim sınava girmek için bir kaç ay kalıp geri döndüm. Ağabeyim 1984 te Ardahan’a gelince onunla konuşup konservatuara yazılmak istediğimi söyleyerek başvuruda bulundum. O zaman Açık öğretim Fakültesi okuyordum, ikinci sınıftan bıraktım. Liseden dört sene sonra konservatuara başlamış oldum. Benim müziğe başlamama ağabeyim vesile oldu. Aslında babam çok istedi. “Turgay’ın sesi güzel oda okusun.” Benimde çok istediğim bir şeydi ama dile getirmiyordum. Bu durumun sosyolojik bir boyutu var.18 yaşına kadar köyde büyümüşsün. Sonra büyük şehirde konservatuara gidiyorsun. O zamanlar bir de artist mektebi derlerdi. Aşkın Nur Yengi, İzel-Çelik-Ercan, Güler Duman, Nadide Sultan, Zara ve birçok isim okulda öğrenci. Televizyonlarda gördüğümüz insanlar okulda. Onlar şehir de doğmuş ama ben köyden gitmişim. Müzik Teknolojileri Bölümünü birinci olarak bitirdim. Üniversite kanununa göre sınavsız yüksek lisans hakkım vardı. Halk müziği alanında yüksek lisans yaptım. Kültür Bakanlığının sınavına girdim. Şuan orada devam ediyorum.
Turgay Bey bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.